ATATÜRK DÖNEMİ TÜRKİYE’NİN EKONOMİ POLİTİKASI

 

Doç. Dr. Mehmet Ali TESBİ

 

 

1. Giriş

 

            Türkler XV1. Yüzyılın sonuna kadar Asya ve Avrupa’nın en güçlü ve müreffeh ülkesi durumundaydı. Osmanlılar,  İmparatorluğun yükselme döneminde, kendi uygarlıklarını Batı uygarlıklarından üstün saymışlar ve “Batı”nın bir model olarak izlenmesi gibi bir gereksinme söz konusu olmamıştır. Ancak XVII. Yüzyılın sonu ile XVIII. Yüzyılda Avrupa karşısında alınan yenilgilerle birlikte, Osmanlı aydınları, İmparatorluğun Avrupa’ya Batı’nın silah ve teknolojisini alarak karşı koyabileceğini ifade etmeye başlamışlardı.

Çökmekte olan Osmanlı İmparatorluğu, Tanzimat ve Islahat fermanlarıyla çareyi Batı gibi olmakta ararken, Avrupa’da XVI. Yüzyılda başlayan Rönesans ve Reform hareketleriyle (bilimsel ve coğrafi keşiflerin de etkisiyle) aydınlanma devrimini tamamlayan ve refaha ulaşan Batı ise Osmanlı’ya Batılılaşma bedeli çıkarmaya başlamıştı.

Tanzimat ve Islahat fermanlarıyla girişilen yenilik atılımlarıyla bazen Almanlara, bazen Fransızlara ve daha sonra İngilizlere özenme oldu. Bu özenme çok yüzeysel olduğundan toplumun genel düzeyini geliştirmekten uzaktı.

XVI. Yüzyıla kadar bütün savaş araç ve gereçlerini,  o günün şartlarında iğneden ipliğe , dokumaya kadar her şeyi üreten Osmanlı Devleti  I. Dünya Savaşı’na gelindiği sırada, kasatura yapacak durumda bile değildi. Kanuni Sultan Süleyman döneminde bazı Avrupa ülkelerine tanınan “Kapitülasyonlar” zamanla genişlemiş, tekel, demiryolları, madenlerin işletilmesi, deniz ulaştırmasının önemli bir kısmı, maliye  Avrupa ülkelerinin denetimi altına girmişti. Kısacası Osmanlı Devleti bağımsız olmaktan çıkmış; Batı uygarlığının ve tekniğinin hızla geliştiği bir dönemde çağın gerisinde kalmış, kendi içine kapalı, varlığını sürdürmek için yönetimi altında bulunan azınlıkların ayaklanmaları karşısında bile Avrupa ülkelerinden yardım bekler duruma düşmüştü.

Gerçekte temelleri ekonomiye dayanan,  biri dıştan, diğeri içten iki yönlü  dış baskı altında olan, ürettiği tükettiğine yetmeyen Osmanlı yönetimi, yabancılardan borç alma yoluna gitmiş ve alınan borçları geriye ödeyemez duruma düşmüştü. Alınan borçlar geriye ödenemeyince, alacaklı ülkeler doğrudan doğruya olmasa bile devlet işlerine karışmaya başlamışlardır. I. Dünya Savaşı sonunda Türkiye’ye saldıranların, saldıranlara yardım edenlerin Osmanlı Devleti’nden alacaklı oldukları ortaya çıkmaktadır.

Türkiye’de gerçek modernleşmenin mimarı Cumhuriyetimizin kurucusu ATATÜRK ve her safhasında O’nun imzası bulunan Cumhuriyet devrimleridir. Türk toplumunu padişahlıktan Cumhuriyete, şeriatçılıktan laikliğe, kulluktan özgür bireyciliğe, ümmetçilikten ulusçuluğa, hurafecilikten bilimin ışığına, ilkellikten çağdaşlığa, tutsaklıktan bağımsızlığa taşıyan Cumhuriyet devrimleri şöyle özetlenebilir:

1. Siyasal Devrim (saltanatın kaldırılması, Cumhuriyet’in ilân edilmesi, halifeliğin kaldırılması, laiklik),

2. Hukuk devrimi (Türk medeni yasasının kabulü, kadın haklarının tanınması, Ankara Hukuk Okulu’nun açılması),

3. Eğitim Devrimi (öğretimin birleştirilmesi ve eğitim yönetiminin kurulması, harf devrimi, tarih devrimi, kültür devrimi),

            4. Ekonomik Devrim (aşârın kaldırılması, 1. Sanayi Planı, kooperatifçiliğin geliştirilmesi),

            5. Diğer devrimler (kılık kıyafet devrimi, soyadı yasasının kabulü, zaman, ağırlık, hacim, uzunluk ölçülerinin değişimi, sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi).

            Gerçekte Türk devrimleri o kadar büyük olmuştu ki  dünyayı hayrete düşürmüş ve ülkemize her bakımdan yabancı devletlerin saygısını kazandırmıştı. Bunun için sadece yurt içinde değil yurt dışında da ölümünden sonra Atatürk hakkında söylenenler hep olumlu, övgü dolu ve hayranlık ifade eden sözler olmuştur. Örneğin bunlardan bazıları şöyledir:

            .Tipos (Yunanistan gazetesi): “Atatürk’ün Türkiye’de yaptığını hiçbir tarafta hiçbir kimse yapamadı.”

            .Soir (Belçika gazetesi): “Atatürk devrimleri o kadar büyüktür ki, bunların yüceliği karşısında dünya hâlâ hayrettedir.”

            .Marcel SAUVAGE (Fransız gazeteci): “Yeni Türkiye, Avrupa’nın doğusunda, yüzyılımızın en büyük devlet adamlarından biri olarak yükselen Mustafa Kemal’in hem eseri, hem destanıdır.”

.Charles CHAMBRUN (İngiltere Eski Büyükelçisi): “Mustafa Kemal, hem yeni Türkiye’yi tasarlayan beyin, hem onu yoğurup meydana getiren bilek olmuştur. Bu ülkenin yaratıcısı, kurtarıcısı, yenileyicisi de odur. Mustafa Kemal isteseydi bir hükümdar, bir diktatör, bir halife olabilirdi. Ama büyük insan olmak için, o göz kamaştırıcı sanlara ihtiyacı yoktu onun, kendi ölçüsüne göre tasarlayıp kurduğu Cumhuriyetin başkanı olduktan sonra kendisini ulusunu uygarlaştırma işine verdi.”

            .Habib BURGİBA (Tunus Eski Devlet Başkanı): “Atatürk, ölümü köleliğe üstün tutan bir ulusun neler yapabileceğini göstermiştir.Bu örnek unutulmayacaktır.”

            .Wiston CHURCHİLL (İngiliz Eski Başbakanı): “Savaşta Türkiye’yi kurtaran, savaştan sonra da Türk ulusunu yeniden dirilten Atatürk’ün ölümü, yalnız yurdu için değil, Avrupa için de büyük bir kayıptır. Her sınıf halkın onun ardından döktükleri içten gözyaşları bu büyük kahramana ve modern Türkiye’nin Atası’na layık bir ilgiden başka bir şey değildir.”

            .Dr. BİTTEL (Alman arkeolog): “Onun ölümü nedeniyle yalnız ulusunun kurtarıcısına değil, yalnız devlet adamına ve askere değil, aynı ölçüde bilimin de anlayışlı bir dostuna, öncüsüne yas tutuyoruz. Anadolu ve Türk ulusunun geçmişinin araştırılması üzerine çalışan yabancı bilginler, Atatürk’ün hatırasını kendi ülkesinin çocukları kadar büyük bir bağlılıkla koruyacaklardır.”

            .Paul DUMONT (Fransız  bilim adamı): “Türk ulusunun kurtuluş savaşı ya da Kemalist Devrim, Birinci Dünya Savaşından sonra Asya’da meydana gelen anti-emperyalist eylemin en aydınlık örneğidir... Türkiye Cumhuriyeti eski Türkiye’nin üç asırda yapamadığını üç günde gerçekleştirdi. Teokrasinin son kösteklerinden de kurtuldu.”

            .Franklin D. ROOSVELT(ABD Eski Devlet Başkanı): “Beyaz Saray’daki görevim tamamlanınca ilk yapmak istediğim şey, zamanımın bu en dikkate değer şahsiyetini ülkesinde ziyaret etmekti. Kader buna izin vermedi... Bu çapta insanlar dünyaya sık gelemezler.”  

            Fidel CASTRO (Küba Devlet Başkanı): “Ben en çok Atatürk’ten etkilendim. Koşullar O’nu yeniden dünyanın gündemine oturttu.”

 

2. Atatürk’ün Ekonomi Devrimi ve “Devletçilik” İlkesi

 

            Birinci Dünya Savaşı ağır can ve mal kayıplarına neden oldu. Bu koşullarda, çökmesi beklenen “hasta adam” (Osmanlı İmparatorluğu’na artan biçimde yaşadığı gerileme nedeniyle Avrupa’da “hasta adam” deniyordu), Kurtuluş Savaşı ile bu beklentileri boşa çıkardı.; Lozan Anlaşması’yla, Osmanlı İmparatorluğu’ndan küçük fakat tümüyle özgür ve laik bir devlet olan Türkiye yeniden varlık buldu.

            Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türkiye açlık endişesi yaşayan bir ülke konumundaydı. Örneğin, şeker, çay ve kumaş gibi temel mallar için bile yabancılara büyük paralar ödenerek dışardan satın alınıyordu. Kapitülasyonlar her filizlenen endüstri atılımını baltalamış ve gelişmesine olanak tanımamıştır. Yer altı madenlerimiz bilinmiyor ve işletilmiyordu.

 

a. Kalkınma  Modeli Arayışları

 

Kurtuluş Savaşı Batı devletlerine karşı yapılmış olmasına rağmen, uygarlık yolunda ilerlemek gereğine inanan ve bu inancını “en doğru tarikat, medeniyet tarikatıdır” diyen   Atatürk, bu devletlerin sosyal ve ekonomik sistemini model almıştı. Anayasa ve Medeni Kanun, harf ve kıyafet devrimleri de bu yöndeki çabalarının en belirgin örnekleridir.

            Ocak 1923’de İzmir’de yaptığı bir konuşmada, “Türkiye devlet-i bir devlet-i iktisadiye olacaktır” diyen Atatürk, daha Cumhuriyet bile ilân edilmeden, 17 Şubat-4  Mart 1923’te İzmir’de toplanan Türkiye İktisat Kongresi’ni açış söylevinde şu görüşlere yer vermiştir:

            “İktisadiyet demek her şey demektir... Yeni hükümetimizin bütün programları iktisat programından çıkmalıdır... Hepimizin arzusu şudur ki, memleketimize zenginler memleketi...çalışkanlar diyarı denilsin... Siyasi, askeri muzafferiyetler ne kadar büyük olursa olsun iktisadi muvaffakiyetlerle tetviç edilemezse husûle gelen zaferler pâyidar olamaz... Yeni Türkiye’mizi lâyık olduğu mertebeye isal için behamehal iktisadiyatımıza birinci derecede ehemmiyet vermek mecburiyetindeyiz.”

            Lozan barış görüşmelerinin kesintiye uğradığı bir sırada, toplanan İktisat Kongresi’nde  alınan şunlardır:

            -Ekonomik gelişmeye katkısı bulunmak koşuluyla yabancı sermayeye karşı olunmayacaktır.

            -Çalışma özgürlüğü ilkesi benimsenecek, tekelciliğe izin verilmeyecektir.

            -Reji adlı yabancı şirket tarafından yönetilmekte olan dış tütün tekeli kaldırılacak, tütün tarımı ve ticareti serbest olacaktır.

            -Tütün dışarıya işlendikten sonra gönderilecektir.

            -Aşar vergisi kaldırılacaktır.

            -Dışsatımlar desteklenecek, lüks ithalâttan kaçınılacaktır.

            -Gümrük politikasında ticaret, tarım ve sanayi korunup desteklenecektir.

Bu kararlar, bir program ya da plan olmayıp genel nitelikli dileklerden oluştuğu ortadadır.

 

b. Kuruluş Yılları (1924-1931)

 

            1 Mart 1922 günlü Meclis açış konuşmasında, “Mali siyasetimiz halkı tazyik etmeden ve ona zara vermekten kaçınmakla beraber, mümkün olduğu kadar dışarıya muhtaç olmadan yeterince gelir sağlamak esasına dayanmaktadır” diyen Atatürk, bütçenin ekonomik yapıya uygun ve denk olması konusunda çok titiz davranmıştır.

Aşar vergisi    1925 yılında kaldırıldı. Bu yolla doğan vergi kayıpları, arazi vergisi ve tüketim vergilerinin oranları yükseltilerek karşılanmaya çalışıldı.

Köylünün ürünün %10’u üretim masrafları dikkate alınmadan aynen alınan, toplama işi eşraf’tan ve ağalardan olan görevlilerce yapılan ve bu nedenle kırsal kesimde derebeylik ilişkilerinin kurulmasına neden olan, toprağa yatırım yapılmasını ve üretim tekniğinin gelişmesini engelleyen Aşar vergisi 1925 yılında kaldırılarak doğan vergi kayıpları, arazi vergisi ve tüketim vergilerinin oranları yükseltilerek karşılanmaya çalışıldı.

            Ulaştırmanın yetersiz oluşu ülke içinde mal akışını ve ulaşımı aksatıyordu. Atatürk 1931 yılında Malatya’da yaptığı konuşmada, “Demiryolları memleketin tüfekten, toptan  daha mühim bir emniyet silahıdır... Muayyen zamanlar zarfında vatanın bütün mıntıkaları çelik raylarla birbirine bağlanacak” demiştir. 1924 yılında İmparatorluktan kalma 4 bin 86 kilometre uzunluğundaki demiryolu (2 bin 352 kilometresi yabancı şirketlerce işletiliyordu ve daha sonra millileştirildi; 1734 kilometresi devlet tarafından işletiliyordu ki buna bir Alman şirketi tarafından yapıldığı halde bir süreden bu yana  devlet tarafında işletilen 1378 kilometrelik Anadolu-Bağdat hattı da dahildi), 1931’de 5 bin 716 kilometreye çıkarıldı. Dolayısıyla 1924-31 yılları arasında yapılan yeni demiryolu uzunluğu 1630 kilometredir.

            1923 yılında imzalanan Lozan Antlaşması’yla kapitülasyonlar kaldırıldı.

1926 tarihinde çıkarılan bir yasa ile kabotaj (gemi trafiği) Türk gemilerine ayrıldı. Bu tarihten sonra ticaret filosunun tonajı (özel armatörlerin filoları dahil), dışardan satın alınan gemilerle arttırıldı; gemicilik sanayinin kurulması ve tersanelerin modernleştirilmesi çalışmaları başlatıldı.

            Tütün Rejisi satın alınmış ve 1926’dan itibaren tuz tekeliyle birlikte İnhisarlar (tekel) Umum Müdürlüğü adı altında bir devlet  tekeli oluşturulmuştur. Bunlara yeni tekeller (kibrit, ispirto ve alkollü içkiler, barut ve patlayıcı maddeler, şeker, petrol ve benzin, İstanbul, İzmir, Mersin ve Trabzon liman tekelleri gibi.)  Dış kaynaklı tekelciğe izin verilmek istenmese de, yeni tekellerden bazılarının işletilmesi bir süre yabancı şirketlere bırakılmıştır.

            Hem sanayi ve ticarete gereken kredileri elverişli koşullarda sağlama, hem de bizzat teşebbüslere girişmek suretiyle kalkınmaya katkıda bulunmak amacıyla 1924’de İş Bankası kurulmuştur. İş Bankası sermayesi özel olan ilk büyük Türk mali kuruluşudur.

            Devlete ait bazı sanayi işletmelerini (Ferhane Yünlü Dokuma, Bakırköy Pamuklu Dokuma, Beykoz Deri ve Kundura, Hereke İplik ve Yünlü Dokuma vb.), şirketlere devredinceye kadar yönetmek, kurulacak yeni sanayi ve madencilik kuruluşlarına katılmak, bu işle uğraşan kuruluşlara kredi vermek ve amaçlarına uygun her türlü banka işlemlerini yapmak üzere 1925’de “Sanayi ve Maaddin Bankası” kuruldu (Başarılı olamayan bu bankanın adı 1932’de adı “Sanayi Kredi Bankası” olarak değiştirilmiş ve sadece kredi işleriyle uğraşması öngörülmüştür.  Devletin katılımı olan fabrikaların yönetimi ve yenilerinin kurulması işi, “Devlet Sanayi Ofisi”ne bırakılmıştır. Her iki kurumun görevleri ise ertesi yıl 1933’de Sümerbank’a devredilmiştir).

            Şeker sanayisinin kurulamasını sağlayan  ve özendiren önlemler 1925 yılından itibaren alınmaya başlanmıştır

            Atatürk’ün “Endüstrileşme en büyük milli davalarımız arasında yer almaktadır”  sözleri uyarınca, hükümet, şeker sanayisi için öngörülen olanakların çoğunu, “Teşvik-i Sanayi Kanunu”  (ilk olarak 1913’de çıkarılıp çıkarıldı, 1924’de değiştirildi ve 1927’de günün koşullarına göre yeniden düzenlendi) aracılığıyla diğer sanayi işletmelerine de sağlanmıştır. Bu desteklere 1929’dan sonra gümrük koruması da katılmıştır. Çünkü; Lozan Antlaşması 1924’de yürürlükte bulunan gümrük resimlerini beş yıl süreyle dondurduğundan, sanayileşmeyi destekleme politikasının en önemli aracı olan gümrük korumacılığını 1929’a kadar uygulayamamıştı.

            Aşarın kaldırılması, çiftçinin vergi yükünü hafifletmiş; demiryollarının yapımı, ürünlerin taşınmasına olanak vermiş ve ekilen arazileri genişletmiş; Ziraat Bankası’nın kredi olanakları genişletilmiş, küçük çiftçilerin krediden yararlanabilmelerine olanak tanıyan düzenlemeler getirilmiş;  deneme, tohum yetiştirme istasyonları ve fidanlıklar kurulmuş; hayvanların daha iyi beslenmesi için yem bitkileri üretiminin artırılmasına çalışılmış; toprak dağıtımına girişilmiş; uzman tarımcı yetiştirmek ve tarımsal araştırmalar yapmak üzere 1928’de Ankara’da Yüksek Ziraat Enstitüsü kurulmuştur. Ancak bu dönemde sulama ve makineleşme gibi işlere yönelik yatırımlar sınırlı kalmıştır.

            Atatürk, ülkenin değişik yörelerinde (Ankara, Yalova, Silifke, Dörtyol ve Tarsus’ta) örnek çiftlikler kurmak, bu çiftliklerde traktör kullanarak tarım yapmak, çiftlik ürünlerini çevreye dağıtmak, komşu çiftliklerle birlikte kooperatifler kurmak ve kooperatifçiliği teşvik etmek kişisel çabalarla da tarımın gelişmesine katkıda bulunmuştur. Daha sonra bu çiftlikler “köylüler için bir okul, özendirici bir araç olarak kullanılmak üzere” devlete geçmiştir.

            Dışsatımın arttırılamaması ve hükümetin Lozan Antlaşması uyarınca 1929’a kadar dışalımları kısıtlayamaması) nedeniyle, 1930’a kadar dışalımlar, dışsatımı aşmıştır.

            Mali politikada “denk bütçe” ve “düzgün ödeme” ilkelerinin yanı sıra, para politikasında da “sağlam para” ilkesine titizlikle bağlı kalınmıştır.  Birinci Dünya Savaşı sırasındaki şiddetli enflasyonun acı anılarının tazeliğini koruduğu bir dönemde hükümet para basarak tedavülü genişletmekten kesinlikle kaçınmıştır (İmparatorluk’tan devralınan 158.7 milyon TL tutarındaki kâğıt para miktarını uzun süre artırılmamıştır).

            1923/24 ve 1930/31 arasında GSMH yılda ortalama % 8.6, tarım ise % 9.2 düzeyinde büyümüştür. 1923/24’de barışa yeni kavuşan, savaşın izlerini taşıyan, ekonomisi rayına oturmamış ve olağan duruma dönüş sürecindeki bir ülke için bu veriler oldukça anlamlıdır. Bu dönemde, ülkede demiryolu şebekesinin büyümesinden de yaralanılarak ana tarımsal ürünler gereksinmesi iç üretimle karşılanır hale gelmiş, tahıl alımları İmparatorluk’ta bazı yıllar büyük düzeye ulaşırken artık hemen hemen durmuştur.

            Tarımsal üretimin artması ithal ikamesini (ithal edilen malların iç üretimle karşılanması) olanaklı hale getirmiş ve özellikle yünlü ve pamuklu dokuma alanında ithal ikamesi belirli ölçüde de olsa gerçekleşmiştir. Ancak bu gelişme yeni malların ve makine dışalımlarını artırmıştır. Bütün bu gelişmelerle birlikte, mamul  mallar dışsatımı yok denecek kadar az olmuş ve yeni sanayi dış satışlar yoluyla da dış ticaret dengesine katkıda bulunamamıştır. Bunun nedenleri arasında teşvik-i Sanayi Kanunu’nun modern sanayi işletmelerinin başlıca niteliklerinden yoksun, çoğunluğu ilkel bir teknolojiyle çalışan ve iş bölümünü yeterince uygulayamayan küçük işletmeleri kapsamına alması; gümrük kanunun 1929’a kadar uygulanamamış olması; sermaye birikiminin ve kredi kaynaklarının yetersizliği; teknolojik ve ticari bilgi ve deneyimin azlığı;  girişimcilik ve yatırım eğilimin zayıflığı gibi ekonominin o dönemde içinde bulunduğu koşullar sayılmaktadır.

            1931’e kadarki politikaya “liberal” denilmekteyse de, gerçekte hükümet, ekonomiye çeşitli yollarla müdahale etmiş ve koruyucu önlemler uygulamış, demiryolları yapımını ele almış, tekeller kurmuş ve bazı üretim ve hizmet alanlarını özel sektöre kapatmıştır. Ancak kalkınmayı, özel girişimi desteklemek suretiyle gerçekleştirmek hedefine bağlı ekonomi  politikasına ve İzmir İktisat Kongresi’nin genel eğilimine de uygun hareket edilmeye de  çalışılmıştır.

 

DEVLETÇİLİK DÖNEMİ İKTİSAT POLİTİKASI (1930/31-1937/38)

 

            1924-30 döneminde sağlanan gelişmelere rağmen, sanayileşmede yeterli bir ilerleme sağlanamamış ve gereksinme duyulan ürünlerin çoğunun dışardan yapılan alımlarla karşılanmaktadır. Bunun sakıncaları, 1930’lu yılların başındaki dünya iktisadi buhranı biraz  daha artırmıştır. Buhran fiyatlarda çok ciddi düşüşlere neden olmuş, özellikle hammaddeler ile tarımsal ürünlerin fiyatları, sanayi ürünlerinin fiyatlarından çok daha fazla düşürmüştür. Türkiye gibi dışarıya tarım ürünleri satan ülkeler bundan büyük zara görmüşlerdir.

            Bu sıralarda dünyanın sosyalist ve marksist olmayan çevrelerinde de liberalizme karşıt akımlar belirmeye başlamış;  modern iktisadın kurucusu olarak tanınan İngiliz iktisatçı  J.Maynard  Keynes, aşırı liberalizmin “jandarma devlet” görüşünü reddeden, yatırımların düzenlenmesi, kalkınmanın yönetilmesi ve tam istihdamın sağlanması konularında devlete önemli görevler düştüğünü ifade etmektedir. Almanya’da ve hatta Türkiye’de kapitalizmin sonunun geldiğine dair düşünceler yayılmaktadır.

            Türkiye’de tasarlanan yeni politika genel olarak, “yapılması gerektiği halde yapılamayan işlerin devletçe üstlenilmesi”  (yani devletçi) biçiminde özetlenebilir. Daha sonra

Daha açık biçimde “devletçilik” 1931’de, ilke olarak, Cumhuriyet Halk Fıkrası Programı’na girmiş; 1937’de de Türk devlet’nin ana nitelikleri arasında Anayasa’da yer almıştır.

            Gerçekte Klasik iktisadın kurucusu ve liberalizmin babası sayılan İngiliz İktisatçı Adam  Smith bile ülkesinin çıkarları söz konusu olduğu zaman korumacılıktan yana olabilmiştir.

            Devletin ekonomideki çalışma alanı genişletilerek sosyalimin gerçekleştirilebileceği düşüncesiyle, Türkiye’de bir kısım marksist çevrelerce devletçilik desteklenmişse de, Atatürk bu sistemin sosyalizm olmadığını şu sözlerle belirtmek gereği duymuştur:

            “Bizim tatbikini muvafık gördüğümüz mutedil devletçilik prensibi bütün istihsal ve tevzi vasıtalarını fertlerden alarak milleti büsbütün başka esaslar dahilinde tanzim etmek gayesini takip eden... sosyalizm prensibine müstenid kollektivizm, komünizm gibi bir sistem değildir.”

            Atatürk “devletçilik” ilkesine ilişkin bir başka sözünde şöyle demektedir: “Bizim güttüğümüz devletçilik”, bireysel çalışma ve etkinliği esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar az zaman içinde ulusal refaha, ülkeyi bayındırılığa eriştirmek için ulusun genel ve yüksek yararlarının gerektirdiği işlerde, özellikle ekonomik alanda devleti fiilen ilgilendirmektedir.”

            Devletçilik en fazla,  1932 yılında hazırlanan ve 1933-37 yılları arasında uygulanan “Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı” (BBYSP) döneminde (Planlı Kalkınma Dönemi) kendi göstermiştir.

            BBYS ile kurulması öngörülen sanayiler şunlardır:

       1. Dokuma (pamuk, kendir, yün),

             2. Maden işleme (demir-çelik, bakır, kükürt)

             3.Kağıt

              4.Kimya (yapay ipek, gülyağı, fosforik asit, süperfosfat)        

              5.Taş, toprak (cam, çimento)

            Programın uygulanması ve kurulacak fabrikaların yönetimi o sıralarda kaldırılan Sanayi Ofisi ile Sanayi Kredi Bankası’nın görevlerini yapmak üzere 1933’de kurulan Sümerbank’a bırakılmış, ancak madencilikle uğraşan devlet işletmeleri daha sonra 1935’de kurulan Etibank’a devredilmiştir.

            Bu dönemde tarımda, iktisadi buhran dolayısıyla çiftçinin uğradığı zararları hafifletmeye özen gösterilerek ilk dönemdeki politikaların uygulanması  sürdürülmüş; özellikle kredi kooperatifleri yaygınlaştırılmaya çalışılmış; Ziraat Bankası kredi faiz oranları %12’den %9’a düşürülmüş; pamuk, pirinç, turunçgiller ve yonca üretimini artırmak için çaba gösterilmiş; 1932 yılında buğdaya hükümetçe fiyat desteği sağlanmış (başlangıçta Ziraat Bankası aracılıyla yapılan bu uygulama daha sonra kurulan TMO’ya devredilmiştir) ve buna paralel olarak çok yetersiz olan siloların kapasitesin artırıcı önlemler ele alınmıştır.

            Demiryolu yapımı sürdürülmüş ve şebekenin uzunluğu 1931’de 7 bin 148 kilometreye çıkarılmıştır. Bu dönemde yabancı şirketlere ait demiryollarının ulusallaştırılması yapılmış ve  bu dönemde deniz taşımacılığında sürekli posta seferleri düzenlenmesi devlet tekeline alınmıştır. 1937’de denizcilik hizmetleri yeniden düzenlenerek kurulan Denizbank’a devredilmiştir 

            1931-1938 yılları arasında ulusallaştırılan şirketlerin başlıcaları şunlardır:

            1. İzmir-Kasaba demiryolları (1934),

            2. İzmir-Aydın demiryolları (1935),

            3. Ereğli Kömür Şirketi (1937),

            4. Şark Demiryolları (1937),

            5. Ergani Bakır Madeni (1936),

            6. İstanbul su, rıhtım, telefon, elektrik, tünel, tramvay şirketleri ile İzmir, Ankara ve Bursa’da benzer yabancı şirketler.

            Bu arada daha rasyonel faaliyete bulunacağı gerekçesiyle bazı Türk kurumları (Karadeniz bölgesindeki maden ocakları, Boğaziçi’nde vapur işleten Şirket-i Hayriye) da ulusallaştırılmıştır.

            1930yılında çıkarılan “Türk Parasının Dış Değerini Koruma Kanunu”  hükümete, dıştan alınacak malların miktar, cins ve nevilerini gerektiği durumlarda belirleyip ve zorunlu olmayanların dışalımını sınırlamak yetkisini veriyordu. Bu hükümlere dayanılarak birçok malların dışalımı yasaklanmış ya da ruhsata bağlanmış ve 1931’de çıkarılan çıkarılan bir kararnameyle her maldan dıştan ne miktarda alım yapılabileceğini gösterir kontenjanlar saptanmıştır. Ayrıca Türkiye’nin çeşitli ülkelerle olan ticaretinde karşılıklı alım ve satımları denkleştirmeyi-Türkiye lehine fazla vermeyi-amaçlayan anlaşmalar yapılmaya başlanmıştır. Dış Ticaretin büyük bir bölümü bu gibi anlaşmalar imzalamış ülkelere kaydırılmıştır. 1934’den itibaren ikili anlaşmalara takas (ihracat karşılığında ithalat) usulüne de katılmış ve  iki yanlı alışveriş çok yanlı dış ticaretin yerini almıştır. Bu nedenle dış ticaret, önemli ölçüde,  o sırada alışverişlerini bu gibi anlaşmalara dayandıran başlıca ülke olan Almanya’ya yönelmiştir. Ancak dışalım ve dışsatım dengesi, dış ticaret hacminin düşürülmesi pahasına sağlanmıştır.

            Hükümet denk bütçe ve sağlam para ilkelerine bu dönemde de bağlı kalmıştır. 1930’da kurulan Merkez Bankası, 1931’de çalışmaya başlamıştır.

            Bu dönemde, özel sektör,  bir ölçüde önemli denebilecek kısıtlamayla karşılaşmıs ise de, aynı dalda çalışan devlet işletmelerinin maliyetlerinin kabarık olmasından yararlanarak özel sektör sermaye birikimini artırabilmiştir.

Devletçilik, piyasa mekanizmasının ekonomik çalışmaları toplum yararlarını sağlayacak biçimde düzenleyeceğine inanmayan, müdahaleci bir görüş olarak kendini göstermiştir.

Bu dönemde GSMH, önceki döneme kıyasla düşük bir artış göstermekle birlikte, yılda ortalama %5.4 büyümüştür. 1930/31-1937/38 yıllarında  dünya iktisadi buhranı ve ardından gelen ağır depresyon nedeniyle bütün ülkelerde gelişmenin yavaş olur ve hatta mili gelirleri düşerken, Türkiye’nin MG’i 1930/31-1937/38  döneminde  %44 artmıştır. Bu dönemde, Türkiye’nin imalat sanayisindeki artış diğer sektörlere göre daha hızlı artmıştır. Bütün bunlar gelişmenin göstergeleridir.

Devletçilik politikasının başlıca içeriğini oluşturan, Sanayileşmenin devletçe ele alınıp yürütülmesi ilkesini, o zamanki koşullar altında yerinde, hatta zorunlu saymak gerekir. Gerçekte o koşullarda henüz gelişmemiş olan özel kesime ve yabancı sermayeye güvenilemezdi. Bu nedenle pragmatik açıdan sanayinin kurulmasını  devletin üstlenmesi  kaçınılmazdı. Kaldı ki 1930’lu yıllardaki devletçilikle bugünkü “karma ekonomi”nin temelini oluşturmuştur.

Bununla birlikte, devletçe kurulan sanayinin daima devletin kalması ve devletin tek üretici olduğu kollarda tekel durumuna devam etmesi ayrı bir tartışma konusudur.

           

SONUÇ

Yukarıda açıklanmaya çalışılan iki dönem bir bütün olarak “Atatürk döneni” olarak ele alındığında, Türkiye ekonomisi açısından mutlu bir dönem yaşanmıştır.   Bu dönemde, ülke enflasyondan uzak kalmış, milli gelir  2.6 kat,  kişi başına geliri 2 kattan daha fazla artmıştır.

Bu sonuçlara ulaşılmasında, bir yandan yaptığı devrimlerle ülkenin sosyal yapısını yenilerken, diğer yandan ekonomi politikası uygulamalarında daima akılcılık yolunda etkili olan Atatürk’ün katkısı çok büyüktür.

Modern Türkiye’nin kurucusu Atatürk, en kötü şartlarda bile, gelişme yolunun, ulusun kendi öz kaynaklarına güvenmekten geçtiğini içte ve dışta herkese kanıtlamıştır.

            Bu vesileyle ve ülkemizin bugünkü koşullarında da anlamlı bulunacağı düşüncesiyle  Büyük Kurtarıcı’nın söylevlerinde yer alan şu sözlerini burada tekrarlamak istiyorum: “Çalışmadan, yorulmadan, üretmeden rahat yaşamak isteyen toplumlar, önce haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra da istiklal ve istikballerini kaybederler.”

 

YARARLANILAN KAYNAKLAR

ANGI, Hacı; Atatürk İlkeleri ve Türk Devrimi, Angı Yayınları, Ankara, 1985.

ATATATÜRK, Gazi Mustafa Kemal, Nutuk, cilt: 1-2-3,  Milli Eğitim Basımevi,  İstanbul, 1973.

EYÜBOĞLU, İsmet Zeki; Kendi Sözleriyle Atatürk İlkeleri, Uygarlık Yayınları,  1981.

GİRİTLİ, İsmet; Kemalizm: “Pragmatik-Demokratik” Modernleşme İdeolojisi, 3.6.1981 Milliyet Gazetesi.

SARC, Ö.Celal: “Atatürk Döneminde Türkiye Ekonomisi ve İktisat Politikaları”, Çağdaş Düşüncenin Işığında ATATÜRK, Dr. Nejat F. Eczacıbaşı Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, 1986, ss. 335-378.