CUMHURİYETİMİZİN KURULUŞUNDAN BU YANA DIŞ TİCARET  POLTİKALARIMIZIN VE DIŞ TİCARETİMİZİN GELİŞİMİ

 

Doç. Dr. Mehmet Ali TESBİ

 

Ülkelerin sürekli gündeminde olan dış ticaret, diğer dış ekonomi politikası konularıyla birlikte milli gelirin düzeyi ve dağılımı, istihdam, fiyatlar ve diğer ekonomi politikalar üzerinde etkisini gösteren bir konudur.

Gelişme sürecindeki ülkeler, ekonomik kalkınmalarını gerçekleştirebilmek için önemli miktarda sermaye ve ara malı ithal etmek durumunda olduklarından dış ticaret açıkları verirler. Dış ticaret açıklarını finanse etmedeki başarı, ihracat yapısının geleneksel tarım ürünlerinden işlenmiş ürünlere (sanayi ürünlerine) kaydırılmasına ve rekabet gücünün yükseltilmesine  bağlıdır. Aksi taktirde, uluslararası rekabette etkin olmadan kalkınma da mümkün olmamaktadır.

Bu yazıdan amacımız, yukarıdaki kuramsal bilgilerin ışığı altında Cumhuriyetimizin kuruluşundan bu yana dış ticaretimizdeki gelişmeleri ana hatlarıyla ortaya koymaktır.

Bilindiği gibi Osmsnlı döneminden Cumhuriyet dönemine çok geri bir tarım kesimi ile kapitülasyonlar ve sürekli savaşlar nedeniyle borç içinde, çağa ayak uyduramayan sanayi kuruluşlarına sahip bir ekonomi bırakılmıştı. Diğer yandan, Osmanlı İmparatorluğu döneminde Türkler daha çok askerlik ve bürokrasi alanlarında faaliyet gösterirken  ticaret ve sanayide azınlıklar faaliyette bulunmuşlardır. Dış ticaretin altyapısını da İzmir ve İstanbul limanları (ticarete elverişli limanlar) ile 4.138 km demiryolu oluşturmaktadır.

Cumhuriyetimizin kuruluşundan bu yana dış ticaretimiz çeşitli aşamallardan geçmiştir.

Türkiye, 1923 yılında Lozan Anlaşması’nın imzalanmasından 5 yıl sonra, 1929 yılında çıkarılan bir yasa ile gümrüklerini denetim altına alarak ulusal bir gümrük tarifesi uygulanmaya başlanmıştır.

Yerli üretimi, özellikle sanayi üretimini, dış rekabetten korumak için bir takım düzenlemeler   yapılmış olmakla birlikte, Cumhuriyetin ilk yıllarında ithalat ve ihracat birlikte artmıştır.

1923 yılında ihracat 51  milyon dolar, ithalat ise 87 milyon dolardır. Dünya ekonomik bunalımı nedeniyle 1929 yılında ihracat 75 milyon dolara ve ithalat 124 milyon dolara yükselerek dış ticaret açığı 49 milyar dolara yükselince, 1930’ların başından itibaren dışa bağımlılığı azaltmak amacıyla dış ticaret sınırlama yoluna gidilmiş ve Türkiye 1923-29 yılları arasında dış ticaret açığı verirken, 1930 ve 1931 yıllarında artan biçimde dış ticaret fazlası vermiştir.

İhracatın sektörel dağılımına bakıldığında, bu dönemlerde ihraç ürünlerimizin tamamına yakın bölümünü (%85’in üzerinde bir oranda) tarım ürünleri (yaprak tütün, ç.k. üzüm, pamuk, fındık, zeytinyağı, tiftik, gülyağı) oluşturmaktadır. İthalat ürünleri, genellikle sanayi ürünleri ile dokuma, giyim ve şeker gibi temel tüketim mallarıdır.

İhracatımızda ilk sıralarda yer alan ülkeler sırasıyla İngiltere, İtalya, Fransa, Almanya ve ABD olmuş ve zamanla Almanya’nın dış ticaretimizdeki payı yükselmeye başlamıştır. Buradan, ihracatımızda ilk sıralarda yer alan ülkelerin büyük oranda bugünkü durum  ile örtüştüğü sonucu da ortaya çıkmaktadır.

Devletçilik uygulamasının başlangıcını oluşturan Birinci Beş Yıllık Sanayileşme Planı’nın (1933-37) amacı, dış ticaret açığının kapatılmasıdır. Hızlı bir sanayileşmenin yaşandığı bu dönemde Devlet, fabrika kurmak ve işletmek suretiyle ekonomik hayata aktif biçimde müdahale etmiştir. Tarım ürünlerinin işlenmiş ve yarı işlenmiş duruma getirilerek ihracının yapılması, yerli üretimi yapılan malların ithalatının sınırlandırılması, Türkiye’nin mallarını satın alan ülkelerden mal satın alınması ve ikili anlaşma konusu olan malların ithalatında serbestiye gidilmesi, bu politikaların belli başlı özellikleridir. Bu çerçevede birçok ülke ile kliring anlaşması (ihracat karşılığı ithalat yapılması) yoluna gidilmiş ve bu düzenlemeler 1934 yılında kurulan Dış Ticaret Ofisi aracılığıyla yürütülmüştür. (1938-1942 dönemini kapsayan İkinci Beş Yıllık Sanayi Planı  İkinci Dünya Savaşı’nın çıkması nedeniyle uygulanamamıştır).

Türkiye’de ilk ihracat rejimi 1937 yılında yürürlüğe konmuştu. Aynı yıldan itibaren kliring sisteminden vazgeçilerek dış ticaret bütçeleri hazırlanması ve dış ticaretin serbestleştirilmesi yoluna gidilmiştir. Fakat 1938 yılında, 1929 yılından bu yana ilk defa dış ticaret açığı oluşması üzerine dış ticarete sınırlamalar getirilmiştir.

Savaş yıllarında dış ticaretimizi sınırlamak ve kontrol altına almak amacıyla 1939 yılında kamu kuruluşu niteliğinde Takas Limited Şirketi kurulmuş, 1940 yılında Milli Korunma Kanunu çıkarılmış (hükümete ihracat ve ithalatı sınırlama yetkisi veren bu kanun çerçevesinde bazı tüketim mallarının belgeye bağlanması zorunluluğu da doğmuştur) ve 1941 yılında Ticari Tediyeleri Tanzim Komitesi (Türk Ticaret Ofisi) oluşturulmuştur. Bu gelişmelere parelel olarak Türkiye’nin 1939 yılından itibaren dış ticaret fazlası vermesi sağlanmıştır.

2. Dünya Savaşı yıllarında Türk  tarım ürünlerine ve madenlerine (özellikle krom) olan dış talep nedeniyle artan ihracat ve dış ticaret fazlası, ülkemizin döviz ve altın rezervleri arttırmıştır. 1938 yılı istisna, 1934-46 döneminde dış ticaret dengesinin fazla vermesi sağlanabilmiştir.

2. Dünya Savaşı sonrasında, uluslararası ticareti serbestleştirme çabalarına paralel olarak, Türkiye de dış ticaret alanında bazı önemli adımlar atmış, 1946 yılında TL’yi %116 oranında devalüe etmiş ve ithalat üzerinden fiyat ve miktar kısıtlamaları kaldırılmaya başlanmış. Ancak yapılan devalüasyona rağmen, ithal sınırlamalarının kaldırılması ve ihraç mallarımızın arz elastikiyetinin düşük olması (tarımsal üretimin düşmesi) gibi nedenlerle 1947 yılından itibaren dış ticaret dengesi açık vermeye başlamıştır.

Türkiye 1947 yılında Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu (IMF), Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü (OEEC) ve GATT (Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması) gibi uluslararası kuruluşlara da taraf olmuş ve 1949 yılında yeni bir Gümrük Kanunu  yürürlüğe koymuştur.

1950'li yılların başında, daha liberal bir dış ticaret politikası izlenmeye, bu yıla kadar kiliring ve takas ağırlıklı yürütülen dış ticaret serbest dövizli ve çok yönlü olarak yürütülmeye başlanmıştır.

1950 Haziran’ında ithalatın %60’ı miktar ve fiyat sınırlamalarının dışına çıkarılmış, bu serbestleşme çabaları sonucunda 1950-52 yılları arasında ithalat % 65 oranında libere edilmiştir. Bir yandan liberalizasyon ithalatı arttırırken, diğer yandan, tarımsal ürünlerin üretiminde görülen artış da ihracatın artmasında etkili olmuştur.

1952 yılında ithalatın %75 oranında libere edilmesiyle, ihracat 363 milyon dolar düzeyinde gerçekleşir ve adeta yerinde sayarken, ithalat 556 milyon dolara yükselmiştir.  Birikmiş olan döviz ve altın, 1947 yılından itibaren oluşan dış ticaret açığını kapamada kullanılmıştır.

İhracat gelirlerindeki artış azalırken ithalatın artması, ithalatı sınrlama zorunluluğu getirmiş  ve 1953 Eylül’ünde liberasyona son verilmiştir. Alınan önlemlere rağmen, dış ticaret açığı devam etmiş ve çoğunluğu sosyalist ülkeler olmak üzere bazı ülkelerle kliring anlaşmaları yapılmıştır. Öyle ki; 1955 yılında dış ticaretin %30’u kliring anlaşmasıyla yapılır hale gelmiştir. Alınan önlemlerle ithalat devamlı düşmüş, ancak dış ticaret dengesi sürekli açık vermeye devam etmiştir.

Başgösteren döviz darboğazı ve buna bağlı olarak ortaya çıkan yokluklar ve enflasyonist baskılar ekonomiyi zorunlu bir daralma sürecine sokmuş ve 1954 Temmuz’undan itibaren dış ticaret ve kambiyo rejimine daha sıkı bir denetim getirilmiştir.

1956 yılında Milli Koruma Kanunu tekrar yürrlüğe girdi ve ithal mallarının hükümetçe dağıtımı yapılmaya, Mart 1957’de ithalattan “Hazine Hissesi” adı altında bir vergi alınmaya başlandı. Ancak bu önlemlere rağmen, 1957 yılında 345 milyon dolar seviyesine kadar yükselen ihracat, tarımsal gelişmenin durması, yükselen iç fiyatlara rağmen sabit kur politikasının sürdürülmesi ve sübvansiyon politikalarının ihracatı caydırıcı şekilde uygulanması neticesinde, 1958 yılında 247 milyon dolar seviyesine gerilerken, ithalat da 397 milyon dolardan 315 milyon dolara geriledi.

İthalat borçlarının devam etmesi ve ekonomideki darboğazlar nedeniyle 1958’de kabul edilen IMF İstikrar Paketi ile Milli Koruma Kanunun yürürlükten kaldırılmış ve ilk dış ticaret rejimi uygulamaya konulmuştur. Bu çerçevede alınan bazı istikrar önlemleri   (yapılan yüksek oranlı devalüsyonla doların TL karşısındaki 2.2 değer kazanması, dış ticaret kontrollerinin gevşetilmesi, fiyat ve piyasa kontrollerinin durması, kamu harcamalarının kısılması ve KİT ürünlerine yüksek oranlı zamaların yapılması vb.), 1960 Askeri Harekatı’ndan sonra daha sıkı uygulanmış ve hiperenflasyonnun aşağı çekilmesi sağlanabilmiştir.  Bu bakımdan 1950-60 dönemi, kalkınmanın enflasyonla finanse edilmeye çalışıldığı bir ekonomik model olarak da tanımlanmaktadır.

İhracatın % 70 kadarının tarımsal mallar (tütün, fındık, kuru meyvalar, pamuk ve tahıl vb.) oluşturduğu bu dönemin en önemli gelişmelerinden birisi de, Türkiye’nin 1959 yılında AET’ye üyelik başvurusu yapmasıdır.

1960 yılından sonra, ekonomik ve dış ticaret politikalarında radikal değişikliklerin yapıldığı "Planlı Kalkınma Dönemi" adı verilen ve  ekonominin  beşer yıllık planlarla yönlendirildiği yeni bir döneme girilmiştir.

Kalkınma planlarının uygulanmaya başladığı 1963 yılından itibaren kronik hale gelen dış ticaret açığını kapatmak için, ithal ikamesi  ve ihracata yönelik sanayi politikaları birlikte uygulamaya konulmuştur. Aynı yıl İhracatı Geliştirme Etüd Merkezi kurulmuştur.

Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı Uygulaması ile plan hedeflerini aşmış, fakat ihracatın yapısında önemli bir değişim olmamıştır. Bununla birlikte  1960-70 döneminde ihracat 321 milyon dolardan  588 milyon dolara, ithalat 468 milyon dolardan 948 milyon dolara yükselmiştir.

Bu arada belirtmek gerekir ki; 1 Aralık 1964’de AET ile imzalanan Ankara Anlaşması, Türkiye’nin  dışarı açılması bakımından anlamlı bulunmaktadır.

1970’li yılların başından itibaren işçi dövizlerinde görülen artış ve uluslararası konjonktürün elverişliliği sayaesinde, Türk ekonomisi döviz açısından bir rahatlama dönemine girdi ve 1946 yılından sonra ilk kez cari işlemler dengesi fazla verdi. Ancak 1973 yılında yaşanan petrol krizi ve 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’nın ardından ABD’nin Türkiye’ye uyguladığı ambargo nedeniyle 1975 yılında ihracatın (1.4 milyar dolar)  ithalatı (4.7 milyar dolar) karşılama oranı % 30’a kadar gerilemiştir.

Petrol krizinin ve dünyanın değişen ekonomik konjonktürünün olumsuzlukları dikkate alınarak, 1978 yılından itibaren alınan ekonomik istikrar önlemleri, ihracatta önemli bir artış sağlamamış, dış kaynak bulma olanağını daraltmış ve ödemeler dengesi açığını kapatmak için ithalatın kısılmasını zorunlu kılmıştır. Bu politika, sanayi üretimini ve yatırımları azaltırken,  isthdam sorunlarını arttırmıştır.

Türkiye, birinci petrol şokuna karşı gecikmeli olarak aldığı önlemleri uygulama sürecindeyken, ikinci bir petrol şoku yaşadı. Bunun sonucu, 1980 yılında %100’ü aşan bir enflasyonla,  durma noktasına gelen yatırımlarla, sanayide ancak %40’a varan kapasite kullanımı ve nihayet büyük bir dış ödeme sorunu ile karşı karşıya kaldı.

Bu gelişmeler, Türkiye’de ithal ikamesi sanayileşme modelini sona erdirirken, ekonomi ve dış ticaret politikalarının (Batı ülkelerinin bu bağlamdaki özelliklerini de dikkate alarak) yeniden oluşumununa neden olmuştur (Devam edecek).